Kalabalık ve endüstriyel bir toplumda özgürlüklere yer var mıdır?

Üniforma ve Emirle Bireysel Özgürlük Olur mu?Severek okudugum bir yazar olan Emre Kongar‘ın Üniforma ve Emirle Bireysel Özgürlük Olur mu? başlıklı yazısına yorumumdur.

Doğru olmaz, ama bir sorum var: Kalabalık ve endüstriyel bir toplumda gerçek özgürlük olur mu?

Bilinen ilk endüstriyel topluluklar karınca ve termit gibi robotsu sosyal böceklerdir. Milyonlarca bireyden oluşan bir karınca yuvasının nasıl işledigine, bu yuvanın nasıl bir teknolojinin ve iş bölümünün eseri olduğuna baktığınızda ne demek istediğimi anlarsınız:

Duvarcı karıncalar, savaşçı karıncalar, mantar bakıcısı karıncalar, bebek bakıcısı karıncalar, kimyasal ilaç uzmanı hemşire karıncalar…

Bir karınca yuvasında hangi karıncanın hangi konuda uzmanlaşacağı ve hangi işi yapacağı genetik olarak programlanmıştır. Bir duvarcı karınca “ööfff, ben bu işten sıkıldım artık, başka bir şeyler yapmak istiyorum” diyebilse bütün sistem çöker. Ama neyse ki (!) programlanmıştır, diyemez.

Bütün totaliter yönetimlerin ideali de aslında budur: Bireyleri sistemi ve özgürlüğü sorgulayamacak hale getirmek! (bir örnek için bkz. George Orwell‘in 1984 isimli romanı). Bireylerin tamamen embesilleştiği veya robotlaştığı bir düzende artık baskıya bile gerek kalmaz.

Crazy Ant Farmers – Weird Nature – BBC animals


Karıncalarda genlerle olan bu programlanma işi biz insanlarda beyin yıkama ve doktrinle olur. Çok küçük yaşlardan okullarda insan doğasına aykırı tekdüze ve sevimsiz işlere sabretmeye şartlandırılırız; bu işlerden sıkılmayıp tam tersine, bu işlerle gurur duymayı öğreniriz. Eskiden bedensel kölelik varmış, bugün de zihinsel!

Okullarda öğretilen şeylerin anlamsızlığına bilinçli veya bilinçsiz isyan eden cesur sınıf arkadaşlarımızı “haylaz, tembel, sorumsuz veya kafasız” gibi kelimelerle yaftalamayı öğreniriz. Yoksa bunca bankada şirkette fabrikada onca sevimsiz ve tekdüze işleri kimler yapacak? Tabi ki sistemi sorgulamayan çaresizler ve örnek talebeler!

Çöküş’ün yazarı Jared Diamond’ın insanlık tarihinin en büyük hatası başlıklı yazısını herhalde okumuşsunuzdur:

Avcı-toplayıcılıktan din-tarım topluluklarına geçiş: The Worst Mistake in the History of the Human Race

İnsanoğlu nüfusunu kontrol edemeyip sürekli çoğalarak kalabalıklastığı için önce tarıma sonra da endüstriyel düzene bir yerde mecbur oldu; artık çoğunluğun kölelikten kurtulması biraz zor (ama imkansız değil!).

Ancak çok iyi bir eğitim, evcilleştirme ve derin doktrinasyonla çalışanın sevimsiz işleri yaparken bile kendisini köle gibi hissetmemesi sağlanabilir. Ancak şanslı bir azınlık sevdiği işlerle uğraşarak geçimini sağlayabilir, gerisi maaş kölesi olmaya mahkumdur.

Peki ya iş dünyasindaki kravat-ceket, abuk subuk amerikanvari başarı doktrinleri, kalıplaşmış davranış biçimleri? Bunlar da endüstriyel normların getirdiği birer tektipleşme olmuyor mu? Ya dünyayı ekonomik ve ekolojik felaketlere sürükleyen küresel finans sektörü, cehaleti ve kısa vadeli dar çıkarlarıyla tam bir felaket değil mi?

Gandhi ekonomisi

Bunları karamsarlık ve çözümsüzlük hissi yaymak için değil, neoklasik ekonomi anlayışının kutsal iş ve iş yeri doktrinini sorgulamak adına (bilerek provakatif) yazıyorum.

Genel olarak, ekonomik kalkınma adına iş ve iş yeri yaratmaktan söz ederken yeni açılan iş yerleri ağırlıklı olarak para ve maddi üretim açısından ele alınır. Sanki insanlar çalışıp geçinebildiği sürece hiç başka mesele yokmuş gibi… Düşünecek olursanız eskiden toprak köleleri de çalışıp iyi kötü karınlarını doyurabiliyorlardı.

Neticede çalışanların da insan olduğu, yiyip içip barınmak dışında insani ihtiyaçları olabileceği, iş yerinin para harici sosyal ve çevresel niteliklerinin çalışanların hayat kalitesini doğrudan etkileyeceği ikinci plana itilir.

Halbuki geçinmeye yetecek kadar para ödese bile tekdüzeliğı ve anlamsızlığıyla kölelige yakın çalışma sartları sunan işyerlerinin topluma yaşam standartları anlamında pek bir katkısı yoktur; hatta bazen zararı bile olabilir.

GandhiMesleği ve çalısmayı sadece bir maddi geçinme kaynağı olarak görmenin yanlış olduğunu, yapılan işin insanın hayatına anlam ve kalite katması gerektiğini en çok vurgulayanlardan biri de Gandhi’ydi. Bu yüzden Gandhi’nin anladığı anlamdaki sürdürülebilir, su tarım savunma gibi stratejik konularda kendi kendine yeterli ekonomilere Gandhi ekonomisi denir.

Eger sadece parayla satın alınabilen maddi zenginlikler (yani insan üretimi türlü alet edevat ve servisler) yerine sosyal ve çevresel faktörleri de hesaba katan, doğrudan hayat kalitesine odaklı sürdürülebilir kalkınma modeline geçilirse iş yerleri eleman bulabilmek için sunabildikleri maddi imkanlarin yanında, iş yerlerindeki hayat kalitesinin de neden tatmin edici olduğunu ayrıntısıyla açıklamak zorunda kalacaklar. Çalışanlar da sadece paraya odaklanmayıp nerede ve nasıl daha mutlu yaşayabileceklerini sorgulayacaklar.

Gandhi’nin ekonomi anlayışı:

Gandhi’nin ekonomi anlayışından etkilenmiş en önemli ekonomi düşünürlerinden biri: E. F. Schumacher; Small is Beautiful isimli kitabını hararetle öneririm.

Small Is Beautiful: Economics as if People Mattered

Tunç Ali Kütükçüoğlu

Reklamlar
Bu yazı Ekonomi içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s