Paskalya Adası Trajedisi: Ağaçlarını yok eden bir uygarlığın hazin sonu

Paskalya Adası Heykelleri

Paskalya Adası Heykelleri (resim: WikiPedia)

Esasen mühendis kökenli (ama pek de mühendis kafalı sayılmam) 15 yıllık bir ekonomi öğrencisi olarak okuduğum en önemli ekonomi kitabının Çöküş olduğunu söyleyebilirim (yazarı Jared Diamond).

Uygarlık ve çevre tarihinden çok çarpıcı ve aydınlatıcı örnekler içeren Çöküş’ü okuyunca ben şu sonuca vardım: Uygarlık tarihini anlamadan sürdürülebilir refahı hedeflemesi gereken ekonomiyi de anlamak mümkün değildir.

Uygarlık tarihini de hakkıyla anlayabilmek için de din, felsefe, sosyoloji, antropoloji, evrim ve ekoloji gibi alanlarda epeyce donanımlı olmak gerekiyor.

Çünkü sosyolojik ve çevresel (ekolojik) şartları anlamadan tarihi de bütünüyle görüp yorumlamak mümkün değil. Uygarlık tarihi, bize okullarda anlatıldığı gibi siyaset, savaş ve sanat tarihinden, üstüne de biraz insan yapımı teknolojik alet-edevat sosundan ibaret değil.

Eskiden tahıl ambarı olan Kuzey Afrika’nın neden çölleştiğini anlamadan Roma İmparatorluğu’nun neden çöktüğünü anlayamazsınız. Veya aşırı nüfus yoğunluğunun sosyolojik ve çevresel etkilerini anlamadan Maya Uygarlığı’nın neden çöktüğünü anlayamazsınız.

Ahlak dersini kısa kesip geliyorum şimdi Çöküş’ün en çarpıcı hikayesine: Paskalya Adası Trajedisi

Pasfik Okyanusu’nda uzak ve küçük bir kara parçası olan Paskalya Adası’nı (İngilizcesi Easter Island) duymamış bile olsanız bu adanın ünlü heykellerinin resimlerini mutlaka bir yerlerde görmüşsünüzdür; dev kaya parçalarından oyulmuş, boyu 23 metreye (yani 5-6 katlı bir bina kadar), ağırlığı 250 tona varan devasa heykeller…

Haritada Paskalya Adası

Haritada Paskalya Adası

Yüzölçümü ancak 164 kilometrekare kadar olan, ve Polinezya adalar grubunun en Güneydoğu ucunda yer alan Paskalya Adası çok özel bir ada, çünkü dünyanın en uzak adalarından biri. Düşünün, insan yerleşimi olan en yakın ada (Pitcairn) 2075 kilometre, en yakın kıta ise (Güney Amerika, Şili) tam 3500 kilometre mesafede…

Yani bir eskiçağ toplumu olarak bu adaya yelkenli kayıklarla ulaşmak bir mesele, ulaştıktan sonra da bu küçük ve uzak adada sürdürülebilir bir uygarlık kurmak ayrı bir mesele. Çünkü diğer toplumlardan tamamen izole, her türlü kültürel ve ticari alışverişten yoksun, kendi içinde kapalı bir ekonomik sistem kurmak zorundasınız.

Nitekim, bu adaya ulaşan denizci Polinezya yerlileri, dinsel semboller ifade eden devasa taştan heykelleriyle müthiş bir uygarlık kurmuşlar, ama sürdürülebilir bir yaşam kurmayı başaramamışlar.

1722 yılında Paskalya Adası’na uğrayan Hollandalı amiral Roggeveen (adayı gören ilk Avrupalı), Paskalyalıları inanılmaz bir sefalet ve perişanlık içinde bulmuş:

Binbir zahmetle bağladıkları saz ve bitki parçalarından oluşan, ve sürekli su geçiren uyduruk kayıkları, uzun mesafe yolculuklarını bırakın, balıkçılık yapmak için bile yetersizmiş.

Zaten çırılçıplak adada kayık yapmak için tek bir ağaç bile yokmuş; sadece gölet kenarlarındaki sazlar ve küçük çalılar…

Açlık ve sefalet, yerlilerin yüzlerinden okunuyormuş. Son derece fakir, rüzgara ve erozyona açık bir toprakta, taşlarla desteklenen küçük teraslarda binbir güçlükle yer elması (tatlı patates) ve şeker kamışı yetiştirerek hayatta kalmaya çalışan bir toplum düşünün. Et kaynağı olaraksa sadece kıt miktarda tavuk ve Polinezya sıçanı varmış, çünkü adanın avlanabilecek başka hiçbir vahşi hayvanı yokmuş.

Sürekli açlık korkusu hırsızlığı, savaşı ve yamyamlığı bir yaşam tarzı haline getirmiş. Bu öyle bir açlık korkusu ki, yerliler temel besin kaynakları olan tavuklarını hırsızlıktan korumak için onları taştan yaptıkları kapalı evlerde beslemeye başlamışlar; önlerinde sürekli nöbet tuttukları taştan evlerde…

Tatlısu derseniz ayrı bir dert, çünkü adanın sürekli akan bir deresi yokmuş. Suyun epeyce bir külfetle uzak kaynaklardan ve göletlerden taşınması gerekiyormuş.

Bu nasıl bir yaşam tarzıdır hayal etmeye çalışın: Küçücük bir ada, dışarı çıkamıyorsunuz. Su kıt, yiyecek kıt, küçük şeyler için bile büyük emek harcamanız gerekiyor. Yer elması ve şeker kamışı ağırlıklı tek yönlü beslenme yüzünden erken çürüyen dişler, sakat bırakan hastalıklar, perişanlık ve sefalet, üstüne de sürekli öldürülme korkusu… Böyle bir toplumda ne düzen kalır ne de ahlak; barbar fırsatçılık günün her dakikasına egemen olur.

Görünürde hayatta kalmaktan başka hiçbir kaygısı olmayan, doğru-dürüst bir kayık bile yapmaktan aciz ilkel bir toplum, bu devasa heykelleri nasıl dikmişti? Üstelik baktıkları yön itibarıyla bu heykeller ileri düzeyde bir astronomi bilgisini gerektiriyordu (20 Mart ve 22 Eylül’de, yani gece ile gündüzün tam eşit süreli olduğu günlerde güneşin battığı nokta).

Acaba bu toplum mu eskiden farklıydı, yoksa bu heykelleri buraya başka bir toplum mu dikmişti? Sakın bu öteki toplum uzaydan falan gelmiş olmasındı? İşte buyrun size, Tanrıların Arabaları’nın yazarı Erich von Daniken gibi hayal gücü yüksek palavracı yazarlar için bulunmaz nimet!

Hayır, bu heykelleri dikenler uzaylılar falan değildi; Hollandalı amiral Roggeveen’in 18. yüzyılda adada bulduğu sefil yaratıkların atalarıydı. Peki ama, eski Mısırlılar veya Mayalar gibi dev heykeller dikebilecek kadar ileri gitmiş bir uygarlık, nasıl olmuş da sefaletin ve barbarlığın çukuruna düşmüştü?

Paskalya Adası’nı yaklaşık 8. yüzyılda keşfeden denizci Polinezya yerlileri, karşılarında (volkanik pasifik adalarının çoğu gibi) ormanlarla kaplı yemyeşil bir ülke buldular. Bu ormanlarda modern dünyanın en büyük palmiye türü (dev Şili palmiyesinin yakın bir akrabası) yetişiyordu. Bu palmiyenin fıstığı yeniyor, özsuyundan şarap ve bal üretiliyor, yapraklarından da sepet, ev ve yelken yapılabiliyordu.

Paskalya yerlileri bu palmiyenin sağlam gövdesini derin denizlere açılabilecek büyük tekneler yapmak, ve tepelerdeki taş ocaklarında oyulan dev heykelleri dikilecekleri kıyılara taşımak için kullanmışlardı; heykelleri üzerlerinde yuvarlamak için, odundan tekerlek gibi…

Dev palmiyenin dışında Paskalya Adası ormanlarında sonradan soyu tükenen en az 5 ağaç türü daha vardı. Bunlar da ev, kayık, zıpkın ve elbise yapımında kullanılabilecek değerli ağaçlardı. Ayrıca Malaya elması diye bir tür vardı ki bu ağacın meyvaları yenebiliyordu.

Ağaçların haricinde adada kuşlar ve kertenkeleler yaşıyordu. Fakat adaya yerleşen Polinezya yerlileri bunları çok kısa bir sürede avlayıp bitirdiler. Beraberlerinde getirdikleri sıçanlar da kuşların yumurtalarını yiyerek bu katliama katıldılar.

Paskalya yerlileri için işler başta iyi gidiyordu: Kendi yetiştirdikleri tavukların ve tarım ürünlerinin haricinde, adada meyva ve av hayvanı (çeşitli kuşlar) bulabiliyor, ağaçlardan yaptıkları yelkenlilerle sefere çıkıp balık avlayabiliyorlardı. Avladıkları balıklara domuz balığı (bir tür yunus) gibi büyük türler de dahildi.

Üstelik geçinmek için yapmaları gereken zorunlu işler bütün zamanlarını da almıyordu; sosyal etkinlikler için geriye epeyce zaman kalıyordu.

Paskalya yerlileri astronomiyi araştırmak, mitolojik hikayeler yaratmak ve dini seromoniler düzenlemek için bu boş zamanı iyi kullandılar. Yarattıkları mitoloji onları dini sembolleri olan dev heykeller yapmaya yöneltti. Bu heykeller, birer ortak değer olarak dinlerinin, dolayısıyla da toplumsal düzenlerinin temeli oldu.

Ada birkaç kabileye bölündü, ve her kabile daha büyük ve görkemli heykeller dikme konusunda ötekilerle rekabete girdi.

Anlamsız bir sidik yarışını andıran bu rekabet (ve heykel fetişizmi) size bugün tuhaf gelebilir, ama aslında gelmemeli: Bizim için bugünkü ekonomik büyüme ve sanayileşme rekabeti ne ise, onlar için de heykel rekabeti tahminen öyle bir şeydi.

Neticede biz daha çok tesis, daha çok teknolojik alet-edevat diyoruz, onlar da daha çok heykel diyorlardı, benzer saçmalık! Bizim için ekonomik büyüme ne ise, onlar için de heykel sayısı o idi. Biz sekiz metrelik duble yollar, siyah mersedesler ve devasa binalarla gururlanırken onlar da devasa heykellerle gururlanıyordu.

Paskalya yerlileri ev yapmak, ısınmak ve yemek pişirmek için ağaç kesiyorlardı. Ama en çok ağaç heykel taşıma işine harcanıyordu.

Çünkü tepelerdeki taş ocaklarında oyulan heykeller, bir bütün olarak, ağaçtan kütükler üzerinde yuvarlanarak kıyıdaki yerlerine taşınıyordu. Demek ki o dönemin Paskalya toplumu, heykel oyma ve taşıma işine bu kadar zaman ve kaynak ayırabiliyordu. Bir de işçilerin organize edilmesini, yönetilmesini ve beslenmesini düşünün!

Böylece Paskalya yerlileri, kendilerini sürükleyen rekabet hisleriyle gittikçe daha büyük heykeller yaptılar, gittikçe de daha hızlı ağaç tükettiler.

Bu arada nüfusları da artmıştı. 16. yüzyıla gelindiğinde nüfus tepe noktası olan 15 bin düzeyini bulmuştu. Sonra çöküş geldi; bu ekolojik, dolayısıyla ekonomik, dolayısıyla da sosyolojik bir çöküş oldu.

Önce ağaçlar tükendi; ağaçlar tükenince bırakın heykeller dikmeyi, ev yapamaz, balığa çıkamaz hale geldiler. Ayrıca ağaçların azalması, çok rüzgar alan Paskalya’da erozyonun artmasına neden oldu, tarım zorlaştı ve verimi iyice düştü. Heykel olmayınca din de kalmadı, sosyal düzen de.. Zamanla açlık korkusu ve barbarlık bütün hayata egemen oldu. Özetle, adada yaşamak sonu gelmez bir işkenceye dönüştü.

Şöyle bir üstbakış özetleyecek olursak, bakın nereden nereye:

  • 8. yüzyıl: Ormanlarla kaplı bir bolluk adası
  • 13. yüzyıl: 80 tonluk kutsal heykeller diken ileri bir uygarlık
  • 17. yüzyıl: Çöküş

Paskalya Adası trajedisi bugün dünyada olup bitenlerin küçük bir modelidir. Bu modelde Paskalya Adası‘nın yerine bütün dünyayı, yerlilerin yerine bütün insan nüfusunu, heykel dikme saplantısının yerine de ekonomik büyüme ve daha çok tüketme saplantısını koyun.

Ben burada çok kısa bir özet vermeye çalıştım. Size mutlaka Çöküş’ü alıp bu hikayenin tamamını okumanızı tavsiye ederim. Çok boyutlu tarihsel analizin ne olduğunu bu kitabın yazarı Jared Diamond size gösterecektir. Paskalya Adası hakkındaki diğer kaynakları da aşağıda bulabilirsiniz.

Yukarıda ahlak dersini kısa keseceğim demiştim, ama son bir ders daha vermeden yapamayacağım:

Paskalya Adası Trajedisi bize toplumların bazen kısa vadeciliğin kısır döngüsüne kapılarak çökebileceğini gösteriyor.

Bir toplum neden öngörüsünü yitirip kendi bindiği dalları keser: Yüksek nüfus, fakirlik, fırsatçılık, cehalet, ideolojik saplantılar…

Yazan: Tunç Ali Kütükçüoğlu

Kaynaklar:

  1. Çöküş, Jared Diamond (kitap, ingilizcesi Collapse)
  2. Dünyanın Yeşil Tarihi, Clive Ponting (kitap)
  3. Twitter’da bir söyleşi: Paskalya Adası Trajedisi (facebook sayfası)
  4. Horizon – The Mystery Of Easter Island (video)
  5. The Lessons of Easter Island (web sayfası)
Reklamlar
Bu yazı Uncategorized içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

One Response to Paskalya Adası Trajedisi: Ağaçlarını yok eden bir uygarlığın hazin sonu

  1. Geri bildirim: Bir Uygarlığın Hazin Sonu – *** KeŞif ***

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s