Ekolojik tarım nedir?

21. yüzyılda tarım nasıl yapılmalıdır konusuna geçmeden önce, size tarımın nasıl yapılmaması gerektiğini gösteren bir resim göstereyim:
IndustrialAgriculture

Monokültürlere dayalı, bol araç-gereçli ve kimyasallı, suni ve mekanik bir fabrika gibi… Tam da küresel kimya ve tarım tekellerinin istediği şekilde…

Bol miktarda su, malzeme ve enerji harcayan, üstüne de bir sürü tekdüze ve bezdirici malzeme angaryasıyla dolu sürdürülemez bir düzen…

Bazıları, kurgu-bilim filimlerindeki gibi göz boyamacı teknolojik ıvır-zıvır ve robotsu insanlarla dolu bu tür görüntüleri teknolojik ilerleme zanneder.

“Tarım nasıl yapılmalı”nın resmi böyle bir şey:
NaturalAgriculture

Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, doğanın son derece zengin bir biyoçeşitliliğe dayalı dinamik, yani sürekli değişen ve evrimleşen biyokimyasal dönüşüm süreçlerinin yerini insan yapımı mekanik araç-gereçle veya kimyasal maddelerle dolduramazsınız (bkz. akvaryum filtreleri hakkındaki yazım).

Doğanın zaten var olan dönüşüm ve üretim süreçlerinin yerini insan yapımı şeylerle doldurmaya uğraşmak da saçma; zeytin ağacı varken zeytin üreten bir fabrika kurmaya uğraşmak gibi bir şey…

Akvaryum, bahçe veya çiftlik farketmez; neticede bitkisi, hayvanı, mantarı ve bakterisiyle binlerce canlı türünü barındıran bir ekosistem ne kadar kendi içinde bütün, ne kadar eksiksiz gediksiz olursa, o kadar az insan müdahalesine, su enerji malzeme ve madde takviyesine ihtiyaç duyar. Örneğin doğal bir orman veya savan ekosistemi gibi…

Bazen doğal tarım da denilen ekolojik tarım, doğadaki sürdürülebilir ve kendine yeterli ekosistemleri örnek alan tarımsal üretim yöntemidir.

Bugün, kısa vadede yüksek verim elde etmek adına yapılan şu üç şeyin toprağı, özellikle de organik humus tabakasını tüketip, dünyada çok geniş verimli tarım alanlarının kıraçlaşmasına ve çölleşmesine neden olduğunu biliyoruz:

  1. Toprağı saban veya traktörle sürmek
  2. Kimyasal ilaç ve gübreler kullanmak
  3. Buğday, mısır, pirinç gibi yıllık bitkilere dayalı tek-türlü (monokültürel) tarım

Ekolojik tarımın en önemli prensiplerinden biri, tarımsal üretimde buğday ve mısır gibi yıllık bitkilerden çok ağaç ve çalı gibi kalıcı, çok yıllık bitkilere ağırlık vermektir (permakültür yaklaşımı). Bu toprak sürmeye olan ihtiyacı önemli ölçüde azaltır. Kaldı ki, yıllık bitkileri bile toprağı sürmeden ekmenin mümkün olduğu gösteren önemli tezler ve uygulamalar var (bkz. Masanobu Fukuoka, Ekin Sapı Devrimi).

Ekolojik tarımın temel prensibi aslında sağlıklı, sürdürülebilir ve kendine-yeterli tarımsal üretimdir. Yeterli tarihsel, sosyolojik ve ekolojik üstbakışa sahipseniz (neticede canlılarla yapılan tarımı bile mekanik bir fabrika gibi modelleyen anaakım/neoklasik ekonomistlerin çoğu bu üstbakışa sahip değildir) bunun ancak maksimum ekoloji, minimum teknoloji anlayışıyla mümkün olacağını görürsünüz.

(Burada “teknoloji” derken sadece insan yapımı araç-gereç ve maddeleri kastediyorum; yoksa doğanın son derece zengin bir biyoçeşitliliğe dayalı biyokimyasal dönüşüm ve üretim teknolojilerini değil.)

Neden?

Çünkü bir tarımsal üretim ekosistemi, çok sık ve büyük ölçüde insan müdahalesi (iş yükü, angarya, enerji, kimyasal ilaç/gübre, sulama, teknoloji vs.) gerektiriyorsa, o ekosistemde önemli eksiklikler veya sakatlıklar var demektir.

Örneğin, sadece buğday veya sadece elma gibi tektip (monokültürel) üretime odaklanan endüstriyel tarımda, bitkiler zamanda topraktaki azot eksikliği nedeniyle sararıp solmaya ve zayıflamaya, parazit ve hastalıklara karşı dirençsizleşmeya başlar.

Ekolojik cehaletten beslenen neoklasik/betoncu dünya görüşünün, dolayısıyla da endüstriyel tarımın bu duruma çaresi azotlu gübrelerdir: Çiftçinin sırtına bir de azotlu gübrelerin masrafı ve angaryası yüklenir. Şirketokrasi de tabi ki bu işten bolca para kazanır.

Neoklasik dünya görüşüyle bakılacak olursa: Öyle ya, bir fabrikanın üretim zincirinde girdiler olmadan çıktılar da olmaz. Bundan doğal ne olabilir ki?

Üstelik, onca masrafına ve angaryasına rağmen, toprağa eklenen azotlu gübreler çoğu zaman kalıcı çözüm de olmaz; toprağın ekolojisini ve kimyasını bozarak humus, dolayısıyla da verimli toprak kaybına neden olurlar (bkz. sağlıklı toprakta azot ve karbon dengesi).

Humus deyip geçmeyin; son derece karmaşık biyokimyasal geri-dönüşüm süreçleriyle toprağı toprak yapan onbinlerce canlı türünü barındıran, dolayısıyla mekanik bir fabrika gibi modellenemeyecek organik humus:

  1. Sünger gibi emerek yağmuru ve suyu depolar, sellere de kuraklığa da engel olur. Yaz aylarında bile sürekli akan derelerin ana kaynağı olur. Humusunu yitiren toprak su depolama yeteneğini de yitirir, dolayısıyla daha çok ve sık sulama gerektirir.
  2. Büyük organik moleküllerle (çelatlar) bağlayarak azot, fosfor, potasyum ve kalsiyum gibi mineralleri de (bitki besinleri) depolar, bu değerli minerallerin suyla birlikte akıp gitmelerine engel olur.

Humusunu yitiren toprak daha sık ve çok gübre katkısı gerektirir. Ancak bu geleceği olmayan kısır bir döngüdür, çünkü aşırı ve dengesiz gübreleme (azot/karbon/mineral dengesi önemli) daha da çok humus kaybına neden olur. Bu ilişkileri 2016 yılında kaybettiğimiz Toby Hemenway “Permakültür Bahçeleri” isimli kitabında (orjinali: Gaia’s Garden) çok güzel anlatır.

Dışarıdan toprağa suni olarak eklenen gübrelerin (azot, fosfor, potasyum vs.) büyük bir bölümü, yağmur ve sulamayla akıp giderek derelere karışır, doğaya da çok büyük zararlar verir.

Topraktaki humusu koruyup daha da zenginleştirmenin tek bir çaresi var: Çok-kültürlü ekolojik tarım; permakültür, orman çiftlikleri (agro-forestry), ağaçlı otlaklar (silvo-pasture)…

Organik humus tabakası, dal, dışkı, saman ve yaprak gibi organik atıkların çok yavaş parçalanan bölümlerinin zamanla toprak yüzeyinde birikmesiyle oluşur. Örneğin doğal ormanlar yıldan yıla dal ve yaprak benzeri organik atıklar istifleyerek verimli toprak üretirler.

Ekolojik tarımda organik humus tabakasına zarar vermemek için toprak sürülmez. Ayrıca bahçede biriken dal ve yapraklar kesinlikle atılmaz veya yakılmaz; humus tabakasını korumak ve daha da arttırmak için yeşil gübre (malç) olarak toprağa yayılır.

Humusunu kaybeden toprak suyu da tutamaz, azot fostor kalsiyum magnezyum gibi mineralleri de… Dolayısıyla dışarıdan sulama ve gübre katkısına gittikçe daha bağımlı hale gelir, şirketokrasinin canına minnet.

Küresel şirketokrasinin (Monsanto, Syngenta veya DuPont gibi agro-kimya tekelleri) temel kazanç kaynağı zaten üretim ekosistemindeki bu tür eksiklikler veya sakatlıklardır. Ne kadar çok eksiklik ve sakatlık olursa o kadar çok teknolojik müdahale, satış ve kazanç fırsatı yakalarlar.

Tekrar topraktaki azot eksikliği sorununa dönecek olursak:

Doğanın kendine yeterli ve sürdürülebilir ekosistemlerini örnek alan ekolojik tarımın azot eksikliği sorununa basit, ucuz, kalıcı ve sağlıklı bir çözümü var: Yalancı akasya (black locust), iğde veya genel olarak baklagiller gibi azot bağlayıcı bitkiler…

Örneğin ceviz veya kiraz gibi meyva ağaçlarının çoğu, yalancı akasya veya güz iğdesi gibi azot bağlayıcı ağaçlarla kombine edildiği zaman, azot sorunu temelli ve sağlıklı bir şekilde çözülmüş olur.

Azot sorunu sadece tek bir örnekti, buna benzer çok örnek var. Örneğin fosfor ve potasyum gibi minerallerin eksikliğine çare olan karahindiba veya karakafes benzeri akümülatör bikiler var (mineral biriktiren, depolayan bitkiler, bkz. dynamic accumalator plants). Bu tür bitkiler, diğer bitkilerle, örneğin meyva ağaçlarıyla beraber büyütüldüklerinde çoğu zaman mineral eksikliklerine kalıcı çözüm oluyorlar (not: her zaman diyemeyiz, çünkü bu yerel şartlara bağlı).

Monokültürlere odaklanan konvansiyonel veya endüstriyel tarımın aksine, çok-türlü tarımın en büyük avantajı da burada zaten; birbirlerini besleyen, birbirlerini dengeleyen, birbirlerini denetleyen, birbirlerine destek olan canlıları bir arada büyüterek ekosistemi mümkün olduğu kadar eksiksiz ve dirençli bir hale getirmek, böylece fazladan enerjiye, suya, ilaca gübreye, ıvır-zıvır teknolojiye ve insan angaryasına olan ihtiyacı azaltmak… Sürdürülebilir ve kendine yeterli üretim…

Son derece üretken olan yağmur ormanları gibi doğal ekosistemler nasıl binlerce yıl sağlıklı kalıp, verimlerini hiç kaybetmeden tam gaz üretime devam edebiliyorlar? Sanki onlara dışarıdan azotlu fosforlu potasyumlu gübre veya parazitlere karşı ilaç atan insanlar mı var?

Hayır, bu doğal ormanlar bütün sorunlarını kendi içlerinde çözerek güneş enerjisine dayalı üretimlerine devam ediyorlar. Çünkü son derece zengin bir biyoçeşitliliğe dayalı ekosistemlerinde ve geri-dönüşüm süreçlerinde bir eksiklik veya sakatlık yok.

Konvansiyonel tarımda ortaya çıkan sorunlara (mineral eksikliği, parazitler, hastalıklar) çözüm diye satılan insan teknolojilerinin çoğu, kısa vadede çare gibi gözükse de, uzun vadede ekosistemi daha da sakatlayarak, daha da büyük sorunlara yol açar.

En büyük hata, kısa vadeli parasal kazançlar için yerel şartlara (iklim, toprak, konum) uyamayacak bitkileri teknoloji zoruyla (aşırı sulama, kimyasal gübre ve ilaç) yaşatarak toprağı tüketmek veya zehirlemektir. Başta kimya ve tarım tekelleri olmak üzere ekosistem sakatlama sektörü de en çok buradan para kazanır.

Ekolojik tarımda sadece yerel şartlara uyabilecek dirençli bitkiler büyütülür ve üretilir. Dirençsiz nesiller sistematik olarak elenir. Bu yüzden de klonlamadan çok tohumdan üretime dayalı genetik çeşitlilik çok büyük önem taşır.

Özetleyecek olursam:

Ekolojik tarımda kimyasal ilaç veya gübre yok, yerel şartlara uyamayacak canlıları teknoloji zoruyla yaşatmak yok, GDO’lu suni tohumlar yok, tekdüze angarya yok, toprak sürmek yok, aşırı su ve enerji harcamak yok, ekosistem sakatlama sektörünü zengin edecek lüzumsuz masraflar ve teknolojiler yok…

Tektip (monokültürel) tarım yerine, birbirlerini destekleyip, besleyip, denetleyip, dengeleyip ekosistemi tamamlayan bitki ve hayvan türleri beslemek var. Buğday ve mısır gibi her sene yeniden ekilmesi gereken yıllık bitkilerden çok kalıcı (çok yıllık) ağaç, çalı ve sebze türlerine ağırlık vermek var.

Ekolojik tarımın organik tarımdan farkı nedir diye soracak olursanız:

  1. Çok-kültürlü tarım: Organik tarım da kimyasal gübre ve ilaç kullanmaz, ama çok-kültürlü tarımın avantajlarından gereğince yararlanmaz.
  2. Ekolojik tarım, permakültür mantığıyla buğday, mısır, pirinç gibi her sene yeniden ekilmesi gereken yıllık bitkilerden çok kalıcı (çok yıllık) ağaç ve çalı türlerine ağırlık verir. Organik tarımda bu vurgu bazen var, bazen de yoktur.

Tabi bütün bunlar, yani monokültürlere dayalı konvansiyonel tarımdan çok-kültürlü ekolojik tarıma geçiş birden bire olmaz; ancak zamana ve aşamalara yayarak olabilir. Geçiş stratejileri konusunda yazılmış çok güzel ekolojik tarım ve permakültür kitapları var.

Nedense, konvansiyonel tarımdan ekolojik tarıma geçiş gibi önemli yenilikleri önce ABD ve Almanya gibi gelişmiş denilen erken sanayileşmiş Batı ülkelerinden beklemek gibi bir alışkanlık yerleşmiş.

Halbuki Türkiye gibi yılların kötü yönetimleri yüzünden hızla açlığa, sefalete ve belki de barbarlığa sürüklenen ülkeler için kendine yeterli ve sürdürülebilir ekolojik tarım, bugünkü ekonomik sistemde ABD veya Almanya gibi (şimdilik) tuzu kuru olan ülkelerden çok daha önemli bir konudur.

Kaldı ki, merkezleri genelde bu ülkelerde olan Monsanto, DuPont veya Syngenta gibi kimya/tarım tekelleri, Türkiye gibi ülkelerin uyanıp ekolojik tarıma geçmesini kesinlikle istemez. Çünkü onlar teknolojik ve finansal bağımlılık yaratan GDO’lu tohum ve tarım ilaçları gibi endüstriyel tarım ürünlerini pazarlayıp dünyayı sömürmek isterler.

Değişim, o değişime en çok ihtiyacı olan ülkelerden gelmeli.

Yazan: Tunç Ali Kütükçüoğlu

Bugüne kadar okuduklarım arasında en beğendiğim ekolojik tarım veya permakültür kitapları:

  1. Permakültür Bahçeleri, Toby Hemenway (orjinali: Gaia’s Garden, pdf kitap)
  2. Restoration Agriculture, Mark Shepard (pdf kitap)
  3. Ekin Sapı Devrimi, Masanobu Fukuoka (orjinali: One-Straw Revolution)
  4. Tree Crops, J. Russel Smith

Ekolojik tarım konusuyla yakından ilişkili bir tartışma (facebook sayfası):
Ürünlerinin gereksiz olduğunun anlaşılıp satılmamaları riskine karşı, siyaseti bile satın alabilecek kadar kudretli bir kimya şirketi neler yapabilir?

Bu yazı Ekonomi içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

7 Responses to Ekolojik tarım nedir?

  1. tuncaliku dedi ki:

    Ağva’nın Göçe Köyü’ndeki bahçemizde otlar ve çiçekler fışkırmış. Bundan sonra toprak sürmek yok, sadece fidanların çevresindeki otları biçiyoruz. Diktiğimiz fidanların çevresine döktüğümüz kalın hızar talaşı çok işe yaramış (tweet dizisi)

  2. tuncaliku dedi ki:

  3. tuncaliku dedi ki:

    Ekolojik tarımın endüstriyel tarımdan en önemli farklarından biri:
    “Ne yetiştirsem para getirir?“ diye değil, “bu yürede, bu iklim ve toprak şartlarında hangi bitki toplulukları yetişir?“ diye sormak…

    Yerinde yetişen bitki sağlıklı gelişir, kolayca hastalanmaz.

    Para için yöresel şartlara uymayan bitkileri teknoloji zoruyla (kimyasal ilaç ve gübre, fazladan sulama ve enerji vs.) yetiştirmeye kalkmak, tarım/kimya şirketokrasisinin çok sevdiği bir “ekosistem sakatlama” operasyonudur; ekosistemi daha da sakatlayarak yeni ihtiyaçlar ve bağımlılıklar yaratacak şekilde bolca kimya, baraj/su, enerji ve lüzumsuz araç-gereç teknoloji satar.

  4. tuncaliku dedi ki:

    Güney Fas’ta, çölün ortasında 2000 yıllık geleneksel bir çok-türlü gıda ormanı, anlatan Geoff Lawton. Yüksek hurma palmiyelerinin arasında zeytin, muz, narenciye, üzüm, nar, guava, dut, keçiboynuzu ve demirhindi…

    Moroccan 2,000 Year Old Food Forest with Geoff Lawton

  5. tuncaliku dedi ki:

    Ekolojik tarım ve permakültür konusunda son sıralarda okuduklarım arasında en beğendiğim kaynaklardan biri: Edible Forest Gardens (1 ve 2), Jacke & Toensmeier, pdf e-kitap olarak internetten indirilebiliyor:
    http://library.uniteddiversity.coop/Permaculture/Agroforestry/Forest_Gardens/Edible_Forest_Gardens_Vol.1-Vision_and_Theory.pdf

    Bu kitabı indirip 20. sayfadaki “Shifting the Burden to Intervenor” (yükü müdahale edene aktarmak) başlıklı kısa yazıyı okumanızı öneririm. İnsan yapımı suni teknolojilerle para kazanabilmek için (bilinçli veya bilinçsiz) ekosistem sakatlama konusuyla yakından ilişkili.

    Bu kısa yazının Türkçe çevirisi (otomatik google çevirisi):
    http://www.mediafire.com/file/jhe74yieowg6t24/ShiftingBurdenToIntervenor_EdibleForestGardens1_text_TRtranslation.pdf/file

    … ve İngilizce orjinali:
    http://www.mediafire.com/file/7y9ymv840dxj3cs/ShiftingBurdenToIntervenor_EdibleForestGardens1_text.pdf/file

    Kendine yeterli, sağlıklı ve sürdürülebilir (sosyal ve biyolojik) üretim ekosistemlerini sakatlayarak sürekli yeni ihtiyaçlar ve zorunluluklar yaratmaya dayalı “ekosistem sakatlama ve yamama sektörü” nedir, nasıl çalışır?

  6. tuncaliku dedi ki:

    İsviçreli çiftçi R. Hablützel, geçen hafta bana 25 dönümlük organik çifliğini gezdirdi ve detaylarıyla anlattı. Bu çiftlikte kimyasal gübre veya ilaç kesinlikle kullanılmıyor (Bungerthof).

  7. tuncaliku dedi ki:

    Ağva’nın Göçe Köyü’ndeki, 7,3 dönümlük organik meyva bahçemizden görüntüler (Ekim sonu, Kasım başı 2018)

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s