Unutulan deha: Alexander von Humboldt

Alexander von Humboldt, kaynak: Wikipedia

Alexander von Humboldt, kaynak: Wikipedia

İnanılmaz hafızasının yanında son derece etkileyici yazma ve konuşma yetenekleriyle dikkat çeken bir gezgin, kaşif, biyolog, jeolog, toplumbilimci, ve en önemlisi, detaylarda kaybolmayıp bütünü görmeye çalışan bir filozof…

Daha 1800’de tektip (monokültürel) mekanize tarımın zararlarından ve insanın yol açacağı iklim değişiminden söz eden, o dönemde kolonyalizm, sömürgecilik, kölelik ve ırkçılık karşıtı bir kişilik…

Bilimsel incelemelerinde canlılara sadece tek tek odaklanmaktansa, canlılar arasındaki karmaşık ilişkileri ve döngüleri anlamaya çalışan, dolayısıyla doğaya yaşayan bir organizma anlayışıyla bir bütün olarak bakarak Batı dünyasında yaşam ağı (ekosistem) fikrini ilk ortaya atan bilge…

Alexander von Humbolt’un ilham verdiği yakın dostlarına birkaç örnek: Almanların gelmiş geçmiş en ünlü şairi sayılan Goethe, ABD başkanı Thomas Jefferson, Güney Amerika’daki özgürlük hareketinin lideri Simon Bolivar, evrim teorisinin önünü açan devrimci jeolog Charles Lyell ve bazı türlerin soylarının tükendiğini ispatlayan fosilbilimci Georges Cuvier…

O dönemde (19. yüzyıl) ve bugün hala, geleneksel (neoklasik/endüstriyel) bilim, doğaya mekanik bir indirgemecilikle bakarak, parçaları bağlamından koparıp dar fonksiyon ve ölçeklere odaklanırken, Humboldt sürekli bütünü görmenin en az detaylar kadar önemli olduğunu vurguluyor.

Humboldt’un güzel konuşma ve yazma yetenekleriyle dikkat çeken bilim insanlarına ilham veren bir özelliği daha var: Bilim dilini sadelikten, anlaşılırlıktan ve estetikten koparmamak, doğayı bir şair hassasiyetiyle gözleyip anlatabilmek…

Doğanın Keşfi, Andrea Wulf (kitap)

Doğanın Keşfi, Andrea Wulf (kitap)

Ortaya attığı yaşam ağı (web of life) kavramıyla Humbolt bugünkü modern ekolojinin fikir babası sayılabilir. Humboldt’u anlatan “The Invention of Nature” (Doğanın Keşfi) şimdiye kadar okuduğum en güzel biyografilerden biridir diyebilirim. Umarım Türkçe çevirisi de iyidir.

Bakalım Humboldt (1769-1859) 90 yıllık renkli hayatına başka neler sığdırmış:

Humboldt, önceleri “beyazların egemenliği” fikrine meyilli olan dostu Simón Bolivar’ı, köleliği kaldırmayan, istisna tanımadan herkesi eşit vatandaş saymayan bir özgürleşme hareketinin İspanyol kolonyalizmine karşı başarılı olamayacağı konusunda ikna ediyor. Aynı Humboldt, iyi başlayıp sonrada diktatörleşen Bolivar’ı otoriterleştiği için eleştiriyor.

Güney Amerika’nın doğal güzelliklerinin ve ekolojik zenginliklerinin Bolivar tarafından “gurur duyduğumuz ortak değerlerimiz” diye tanımlanmasında da Humboldt’un önemli etkisi olmuştu.

Humboldt, köleliği anayasayla kaldırmadığı için yakın arkadaşı olan ABD başkanı Thomas Jefferson’u sürekli ağır bir dille eleştiriyor. Aydınlanmacı yönü yüzünden başkaları Jeffferson’a “aydın başkan” derken sivri dilli Humboldt ona köleliği kaldırmadığı için “yarım aydın” diyor.

1827’de Almanya’da, daha doğrusu Prusya’da, tutucu bir monarşinin hüküm sürdüğü ve kadınların üniversiteye gidemediği bir çağda Humboldt, Berlin’de bir üniversitede halka açık ücretsiz dersler düzenliyor. Tarihte eşi benzeri görülmemiş bir şekilde, başta kadınlar olmak üzere bütün Berlin, bu derslere akın ediyor. Ders saatleri öncesinde Berlin’de trafik sıkışıklığı yaşanıyor, herkes konferans salonunda yer kapabilmek için en az bir saat önceden gelmeye uğraşıyor.

Humboldt’u dinlemeye gelen kadınlardan biri bu dersleri şöyle tarif ediyor: “Hayatımda bu kadar çok şey öğrendiğim saatler hiç olmadı. Humboldt anlattıklarıyla bizi dünya gezisine çıkarıyor.”

The Invention of Nature, Andrea WulfHaftada birkaç kez olmak üzere altı ay sürdürdüğü bu derslerde Humboldt, hem bilimsel hem de şiirsel anlatımıyla dinleyicilerini gezegenlerden derin denizlere, tropik ormanlardan volkanik dağlara, meteorolojiden jeolojiye kadar akla gelen ve gelmeyen her alanda gezdiriyor.

İnanılmaz çok ve inanılmaz hızlı, ama baştan sona kendisini dinleten enerji küpü bir kişilik… Nasıl oluyorsa!

Bilimsellik adına ezoterik dili ve terminolojisi yüzünden konuyla doğrudan ilgili birkaç akademisyenin haricinde kimsenin okumadığı, çoğu zaman zorlama matematik ve istatistikle dolu kuru ve can sıkıcı yazılar yayımlama geleneği ne yazık ki bugün de akademide hala devam ediyor.

Humboldt, fildişinden kuleler gibi ayrıcalıklı üniversiteler ve akademilerde, halktan izole yapılan bilimin topluma pek bir yarar getireceğine inanmıyor. Detaylarla uğraşacağım derken bütünü gözden kaçırmaması gereken bilimin mutlaka halka ulaşması ve tabana yayılması gerektiğini düşünüyor.

Bugün evrim teorisini ve doğal seçilim fikrini ortaya atan Charles Darwin’e ilham kaynağı olan düşünürler arasında en çok jeolog Lyell’in ve ekonomi düşünürü Malthus’un adı geçer (bkz. Eight people who inspired Charles Darwin).

Halbuki sürekli değişen dinamik doğa, doğadaki canlı cansız her şeyin birbiriyle ilişkili olduğu yaşam ağı fikri (ekosistem) ve çetin hayatta kalma mücadelesi (dünyaya gelen binlerce yavrudan ancak çok azının büyüyebilmesi) gibi fikirleriyle Darwin’in temel ilham kaynağı Humboldt’tu.

Humboldt bir konuda daha Darwin’e yol göstermişti: Hem ölçülebilir ve kanıtlanabilir gerçekleri arayan bilimsel mantığa, hem de doğa sevgisi gibi insanı duygulara hitap edebilen; bilim yapacağım derken ampirik detaylarda kaybolmayıp bütünü de görmeye çalışan güzel anlatım dili…

Doğanın Keşfi isimli biyografisinde anlatıldığına göre, Darwin en büyük kahramanı olan Humboldt ile uzun yıllar sabırla bekledikten sonra nihayet İngiltere’de görüşüp konuşabilmiş. Daha doğrusu pek de konuşamamış, hep dinlemek zorunda kalmış. Herhalde yaşlandıkça çenesi iyice düşen Humboldt sürekli jet hızıyla konuşmuş, çekingen ve munis bir kişilik olan Darwin’e pek araya girip kendisini anlatma fırsatı vermemiş.

Daha 1800’de yaşam ağı (ekosistem) fikrini ortaya atan ve insanın yol açacağı iklim değişiminden söz eden, Charles Darwin’den Henry David Thoreau’ya kadar birçok düşünüre ilham veren Alexander von Humboldt, 1860’lara kadar dünyanın en önemli bilim insanı sayılırken sonradan neden unutuldu?

Son yılların en başarılı doğa yazarlarından Andrea Wulf, 20. yüzyılda Humboldt’un unutulmasını üç nedene bağlıyor (bkz videoda 33:30’dan itibaren):

  1. Dünya Savaşı’nın özellikle İngilizce konuşulan dünyada derin bir Alman nefretine yol açması. Humboldt da neticede bir almandı. Bu dönemde İngiliz kraliyet ailesi Almancayı andıran eski isimlerini bile değiştirdi.
  2. Humboldt’un doğayı bütüncül bir bakışla “yaşayan bir organizma” olarak görmek (yaşam ağı fikri), ve bilim ile sanatı birleştirmek gibi öncü özellikleri haricinde, örneğin Darwin’in evrim teorisi gibi akılda kalıcı bir keşfi veya buluşu olmaması.
  3. Humboldt’un ölümünden (1859) sonra bilimin biyoloji, jeoloji, meteoroloji gibi keskin sınırlarla uzmanlık dallarına (disiplinlere) ayrılması, ve tek bir konuya odaklanmamış “her şeyi bilen adam” olma özelliğinin küçümsenmesi

Başka bazı kaynaklara göre ise Humboldt en az kitapları kadar cesur, enerjik, sivri dilli, inanılmaz çok bilen ve çok konuşan kişiliğinin yanında kölelik, ırkçılık ve sömürgecilik karşıtı devrimci siyasi görüşleriyle ünlü olmuş bir kişiydi. Dolayısıyla öldükten sonra unutulması normaldi.

Andrea Wulf’un ileri sürdüğü dördüncü bir neden daha var: Humboldt’un yaşam ağı (ekoloji) fikri bugün zihinlere o kadar yerleşti, ve o kadar normal kabul ediliyor ki, bu fikrin kökeni unutuldu.

Wulf’un ileri sürdüğü bu dördüncü gerekçeye ben katılmıyorum: Teorik olarak ekolojinin ne olduğu aşağı yukarı bilinse de, insan dahil her canlıyı doğanın bir parçası olarak gören bütüncül ve ekolojik düşünce tarzı bence kesinlikle yerleşmedi.

Tersine, 20. yüzyılın başlarından itibaren, sürekli evrimleşen ve değişen canlılarla yapılan tarımı bile mekanik bir fabrika gibi modelleyen, aşırı indirgemeci ve mekanik bir dünya görüşü, doğaya mekan, zaman ve toplum gibi boyutlarıyla bütüncül bakan felsefi bilgeliğe baskın çıktı.

Ayrıca anaakım iktisatı, dolayısıyla da bugünkü ekonomik sistemi şekillendiren neoklasik dünya görüşü hiçbir zaman insanı doğanın bir parçası olarak görmedi. Bu betoncu (neoklasik) dünya görüşü bugün bütün modern(!) eğitim sistemine hakimdir.

Hatta o kadar hakimdir ki, sosyalistlerin bile önemli bir bölümü, doğayı veya örneğin bir zeytin ağacını değil, fabrikayı üretimin sembolü olarak görürler. Sanki doğanın temel üretimi olmadan fabrika üretim yapabilirmiş gibi…

Yazan: Tunç Ali Kütükçüoğlu

Kaynaklar:

  1. The Invention of Nature, Andrea Wulf
  2. The Invention of Nature: Alexander von Humboldt’s New World (video)
  3. Alexander Von Humboldt – Biography, Facts and Pictures
  4. Alexander von Humboldt Portal
  5. Andrea Wulf: “Humboldt war ein Mann der Gegensätze” (video)
Bu yazı Uncategorized içinde yayınlandı ve , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s