Elitlerin Başkaldırısı

Revolt of the Elites

Revolt of the Elites (Elitlerin Başkaldırısı)

Nasıl oldu da ABD halkının çoğunluğu suni gündemler, toptancı ideolojiler ve kimlik siyasetiyle bölünüp, oyalanıp aldatılarak, kendi refahlarının ve ekonomik çıkarlarının tamamen aleyhine çalışacak (zenginin iyice zenginleştiği, fakirin iyice fakirleştiği) elitist bir düzene razı edilebildi?

Özellikle 1980’den itibaren benzer gelişmeler sadece ABD’de değil, Türkiye dahil dünyanın birçok ülkesinde yaşandı. Gelir ve imkân dağılımı (fırsat eşitliği, yaşam kalitesi vs.) neredeyse bütün dünyada, belli İskandinav ülkeleri hariç, korkunç derecede bozuldu.

Bu gelir ve imkân dağılımı bozulması başta ABD’de olmak üzere hem ülkelerin içinde, hem de küresel ölçekte bakıldığında ülkelerin arasında yaşandı; dünya sömürenler ve sömürülenler olmak üzere karpuz gibi iyice ikiye ayrıldı.

Bu nasıl oldu? Hem kişisel merakımdan, hem de doktora konum gereği (anaakım/neoklasik iktisat ekolojiyi neden gözardı eder?) bu konuda birçok kitap okudum. En beğendiklerim şunlar oldu:

  1. Neoliberalizmin Kısa Tarihi, David Harvey (A Brief History of Neoliberalism – pdf)
  2. The Revolt of the Elites (elitlerin başkaldırısı), Christopher Lasch (–> audiobook)

The Revolt of the Elites’in Türkçesini internette bulamadım, herhalde henüz Türkçeye çevrilmemiş; son derece donanımlı bir sosyolog-tarihçi tarafından yazılmış müthiş aydınlatıcı bir kitap. Bu kitap hakkında yazılmış Türkçebir makaleyi burada buldum: Christoher Lasch, Kitle Turizmi ve Elitlerin İsyanı

Bu iki önemli kitap, şöyle bir büyük resim anlatıyor:

Neoliberalizmin Kısa Tarihi1970’de kadar dünyadaki ABD ve İngiltere dahil birçok ülke, eski feodal, emperyal ve aristokratik düzenlere kıyasla, ekonomik ve siyasi eşitlikler açısından bir ilerleme döneminde sayılabilir. Bu dönem, Türkiye dahil birçok ülkede sol ve sosyalist partilerin, sendikaların ve sosyal adaleti savunan diğer sol örgütlerin güçlendiği bir dönem oldu.

Ancak 1970’lerden itibaren ABD ile birlikte dünya farklı bir yöne doğru sürükleniyor. Daha 1940’larda ortaya çıkan neoliberal ideoloji (finans ve şirketokrasi dostu serbest piyasa köktenciliği), halktan iyice kopmuş, halka “geri kalmış cahil sürüler” gözüyle bakan geneksel sol kültürel elitlerin büyük gafleti sayesinde (bkz C. Lasch) esas bağlamından ve anlamından saptırılmış, sahte ve fırsatçı bir muhafazakârlıkla birleşerek (neoconlar, yeni muhafazakârlar) siyasi gücü ve iktidarı ele geçiriyor.

Menderes dönemindeki “küçük Amerika olma” özlemini tekrar canlandırıp hayata geçiren Özal dönemini hatırlayın; bunlar Türkiye’deki gelişmelere de çok benziyor.

Lasch’a göre, kendisini eğitimli, aydın ve ilerici gören elitist solun en büyük hatası, dürüst muhafazakârların aile değerleri gibi haklı bazı kaygılarını, genelde küçümsemekten, tepeden bakmaktan ve gericilik saymaktan dolayı anlamamaları idi. “Halbuki farklı bir yönden bakıldığında, aile içi dayanışma sol bir değerdir” diyordu Lasch.

Lasch’a göre, elitist solun bu akıl almaz empati yoksunluğu, geçim, mutluluk, sağlık, sosyal adalet, fırsat eşitliği gibi konularda kolayca sağduyu gösterip ortak amaçlarda birleşebilecek geniş kesimleri, belli klişe sembolleri pazarlayarak muhafazakâr kılığına girmiş elitist sağın, yani neoliberal piyasa düzenini benimsemiş yeni muhafazakârların kucağına itti.

Türkiye’de olanlara bakınca bütün bunlar size de tanıdık geliyor mu?

Christopher Lasch’in bir kitabı Türkçeye çevrilmiş: Narsisizm Kültürü. Bence, eğer henüz çevrilmediyse, The Revolt of the Elites (elitlerin isyanı) da mutlaka çevrilmeli; dar ideolojik kalıplar içine sıkışarak kısırlaşmış siyasete çıkış arayan insanlara ilham verebilecek son derece önemli ve aydınlatıcı bir kitap. Hatta çeviren kişi Türkiye’nin siyaset tarihini iyi bilen bir kişi olur ve kitaba Türkiye’ye has yorumlar ekleyebilirse kitap daha da zenginleşmiş olur.

Neoliberalizmin siyaseti ele geçirmesiyle birlikte, yeni ekonomik elitler (iyice güclenen finans sektörü ve şirketokrasi) önce ABD ve İngiltere’de, sonra da bütün dünyada, devletleri de satın alıp taşeronlaştırarak iktidarı ele geçiriyorlar.

Böylece, 1980’lerden itibaren dünyada yeni feodalizm dönemi başlıyor. Devletlerin satın alınarak taşeronlaştırılıp hizaya getirilmesinde Dünya Bankası (WB), IMF ve Dünya Ticaret Örgütü (WTO) gibi, küresel finansa hizmet eden uluslararası örgütler de etkin olarak kullanılıyor. Bunu en somut olarak bol GDO’lu ve kimyasallı, monokültürlere dayalı endüstriyel tarımın Meksika, Hindistan, Türkiye, Brezilya ve Arjantin gibi ülkelere, yüzlerce yılın biyolojik ve kültürel mirası olan yerel tohumları yok etmek pahasına, cebren ve hile ile dayatılmasına görmek mümkün. Bu konuda ayrıntılı bilgi için bakınız: Erhan Ünal (Toprak Biterken) ve Vandana Shiva (Yerzüyü Demokrasisi) kitapları, youtube’da konuşmaları da var.

Elitlerin Başkaldırısı’ndan kestedilen de bu zaten: Halktan kopan ve uzaklaşan elitler, 1970’lere kadar iyi-kötü sosyal ve ekonomik eşitlikçiliğe doğru yol alan düzene isyan edip, temsili demokrasiyi anaakım medya, felsefe/ekoloji fakiri endüstriyel eğitim ve kimlik siyaseti ile sabote ederek tekrar feodal bir düzen kuruyorlar. Sol elitler gafletten veya döneklikten dolayı, sağ elitler ise zaten fırsat bekledikleri, ve oldum olası kapsayıcı bir sosyal ve ekonomik eşitliğe karşı oldukları için…

Her iki yazar da (Harvey ve Lasch) çağımızın yeni feodalizminin, sosyal ve ekolojik yıkımdan beslenen ekonomik yapısıyla, aristikrat sınıfa dayalı eski klasik feodalizmden çok daha tehlikeli olduğunu vurguluyor (bkz. ekosistem sakatlama ve yamama sektörü). Harvey, yerelci Lasch’a göre biraz daha devletçi; sosyal ve ekolojik adaleti Lasch daha çok yerel geleneklerde ve örgütlerde ararken, Lasch daha çok merkezi devlet kontrolünde ve düzenlemelerinde arıyor.

Ben de bu konuda daha çok Lasch gibi düşünmeye meyilliyim, çünkü bana göre kaynakların sürdürülebilir kullanımı ve adil paylaşımı daha çok yerel örgütlenmelerle başarılabilecek bir şey (bkz. Elinor Ostrom’un çalışmaları). Somut örnek: Toprağın iyileştirilmesi ve sürdürülebilir kullanımı için organik veya ekolojik tarımda birleşip, yerelde örgütlenen küçük çiftçiler…

“Geçmişten gelen her gelenek iyidir, her gelenek veya inanç toplumsal refah açısından faydalıdır” denemez tabi ki, özellikle de hızlı değişen (ekolojik ve sosyal) çevre koşullarında… Örneğin ben, insanı diğer bütün canlıların üzerinde gören, insanı (tanrıdan ve meleklerden sonra) adeta kutsallaştıran, “dünya insanlar için yaratılmıştır” diyen türcü ve kibirli inançların, içinde yaşadığımız ekolojik krizler çağında artık zararlı olduğunu düşünüyorum.

Ancak, inanç ve geleneklerin yüzlerce yılın ve onlarca neslin hayat tecrübesinin evrimsel ürünleri olduğunu (kültürel akıl) anlamayan sözde ilerici sol liberal veya sosyalist görüşe ben endüstriyel sol diyorum. Bu terim aslında bir oksimoron, çünkü endüstrinin genel işlevi, özellikle merkezi büyük endüstriler için, ekonomik ve siyasi gücü belli tekellerde toplamaktır. Gerçek sol görüş ise gereksiz devlet tekelciliği dahil her türlü tekelciliğe karşı çıkar (not: Demiryolu gibi bazı alanlarda devlet tekeli kaçınılmaz olabilir, ancak bu durumlarda da %100 denetim ve şefffaflık gerekir).

Örnegin, doğaya karşı kapitalist rejimler kadar acımasız davranan Sovyet Rusya, sosyalist geçinen, gerekli gereksiz her alanda ağır bir devlet tekeli kurmuş endüstriyel sosyalist bir rejimdi. Bu rejim, yüksek verimli ve ileri teknolojik endüstriyel tarım yapacağım diye, koskoca Aral Gölü’nü büyük ölçüde kurutarak insanlık tarihinin bilinen en büyük çevre felaketlerinden birine neden olmuştu (bkz. Humans, Tom Phillips).

Hayatta aklın yolu birdir mi demeli (böyle diyerek kendime de övünme payı çıkarabilirim), yoksa hayatta benzer düşünce tarzları vardır mı demeli?

Neticede Lasch ne merkezi devlet ne de şirket despotizminden ve tekelciliğinden yana. Kalıcı tek çözüm, yerel üretime/tüketime ve yerel kültüre ağırlık veren yerelci yönetimlerdir diyor. Gelecek nesiller dahil büyük çoğunluğun mutluluğuna hizmet edecek gerçek demokrasinin önce yerelden, kendiliğinden gelişen samimi mahalle ve köy buluşmalarından başladığını söylüyor.

Zaten dünyayı içine düştüğü ekolojik ve sosyal krizlerden kurtarabilecek tek gelişme, her türlü dayanışmaya, öğrenmeye ve öğretmeya açık küçük çiftçiler ile organik/ekolojik tarımın yayılması olabilir. Bu da açık teknolojilere dayalı yerelci yönetimleri ve anti-tekelci yerel üretimi/tüketimi gerektiriyor.

Yazan: Tunç Ali Kütükçüoğlu

Bu yazı Ekonomi içinde yayınlandı ve , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s